Allah bizi imtihan ederken adaletsizlik yapar mı?
admin yazdı.
Toplam Okunma: 74 | Bugünkü Okunma: 2 | En Son Okunma: 05.09.2010 - 22:22
Soru
Allahın bu dünyada insanlara eşit imkân vermediği halde aynı dini kurallara (haramlara yasaklara sevaplara günahlara) tabi tutması adaletsizlik değil midir. Her türlü imkâna sahip hali keyfi yerinde bir insanın dini kurallara uyması, imkânsızlıklar sıkıntılar içerisindeki bir insana göre daha kolay olduğuna göre ikisini de aynı sınava tutmak adaletsizlik değil midir. Bu adaletsizlikler ahirette nasıl telafi edilecek ya da edilecek mi? Allah adalet sahibi ise bu nasıl bir adalettir?
Hayır, Allah kullarına adaletsizlik etmez. Adaletsiz olması için buna ihtiyacının veya bazı kullarını kayırmaktan dolayı (hâşâ) menfaatinin olması gerekir. Hâlbuki Allah’ın hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İmtihanda da herhangi bir adaletsizlik söz konusu değildir. Allah herkesi durumuna, kapasitesine ve kendi şartlarına göre imtihan eder.
Dünyada imtihanlar çok çeşitli. Kimi servetinden imtihan olmakta, kimi servet düşmanlığından. Kimi sıhhatinden, kimi hastalığından. Kimi borçlu kalmaktan, kimi ise alacaklı olmaktan…
Allah fakir bir kulunu zekâttan sorumlu tutmazken onun sabretmesini istemiştir. Onun zekât imtihanı yoktur. Zengin bir kulunun ise zekât imtihanı vardır. Zekâtını vermeyen bir kul bu noktadan imtihanı kaybeder ve ahirette bunun hesabını verir ve cezasını görür.
İnsanlar fıtrat olarak aynı yaratılmadığı için imtihanlarının da farklı olması hikmettendir. İnsanlarda binlerce duygu ve hissiyat vardır. Her insanda bu duyguların inkişafı farklıdır. Mesela kadınlarda şefkat hissi erkeklere göre daha fazladır. Bundan da anlaşılıyor ki imtihan sorularının aynı olması değil farklı olması hikmete muvafıktır.
İmtihanın zorluğuna göre mükâfat da artmaktadır. Soruları zor olan bir imtihandan kişi 50 puan alsa, kolay olan bir imtihandan da 100 puan alsa görünüşte dereceleri aynı olmasa da hakikatte aynı olabilir. Rakamsal olarak diğeri daha üstün gözükse de değer olarak aynı olabilir. Bazen insanın başına gelen bir zor musibet başkasının başına gelen on sıkıntıdan daha çok sevap kazandırabilir. Mühim olan meselenin iç yüzünü anlayabilmektir.
Böyle bir soru, ancak öğrenmek maksadı ile sorulabilir. Yoksa başka türlü günaha girilmiş olur. Esasen, içinde böyle bir derdi olan insanın da, bunu sorması lâzımdır.
Allah (C.C) dilediğine at, araba, han, hamam, taksi, apartman verir; dilediğine de fakr u zaruret. Fakat bütün bunlarda, âile ve sâireden gelen bazı sebepler de inkâr edilmemelidir. Meselâ, bir insanın mal kazanma dirâyet ve kiyâsetini inkâr etmek mümkün olmadığı gibi, kendi devrinin şartları içinde kazanma yollarını bilmesi de, kazanç sebebi olması bakımından inkâr edilemez. Bununla beraber Allah (C.C), bazı kimseler, liyâkat izhar ettiği halde, yine onlara mal-menâl vermiyor. Mamafih, zayıf bir Hadis-i Şerifde; Allah, malı istediğine, ilmi ise isteyene verdiği ifade edilmektedir ki, mevzûmuz itibariyle oldukça manidardır…
Bir de, mal-mülk mutlaka hayır sayılmamalıdır. Evet, bazen Allah (C.C) mal-menâl, dünyevî huzur ve saadet isteyenlere, istediklerini verir; bazen de vermez. Ama Allahın (C.C) hem vermesi, hem de vermemesi hayırlıdır. Zira sen iyi bir insan ve verileni de yerinde kullanacak isen, senin için hayırlıdır. İyi bir insan değil ve istikametten de ayrılmış isen, Allahın vermesi de vermemesi de senin için hayırlı değildir.
Evet, istikametin yoksa fakirlik senin için küfre bir vesiledir. Çünkü seni Allaha karşı başkaldırmaya sevk eder de, her gün Ona karşı bir isyân bayrağı açarsın. Yine, şayet sen istikamette değilsen; kalbî ve ruhî hayatın da yoksa senin zenginliğin senin için bir belâ ve musibettir.
Şimdiye kadar çok kimseler bu imtihanı kaybetmiştir. Nice servet sahibi kimseler vardır ki, servet içinde yüzdükleri halde, nankörlüklerinden ötürü, kalplerinde tecellîden en ufak bir parıltı ve aydınlık yoktur.
Binâenaleyh, bunlara Cenab-ı Hakkın mal ve menâl vermesi bir istidraçtır. Dolayısıyla da sapmalarına bir vesiledir. Ama bunlar, her şeyden evvel ruhî ve kalbî hayatlarını öldürdükleri ve Allahın verdiği fıtrî kabiliyetleri çürüttükleri için, buna müstahak olmuşlardır.
Bu arada, Efendimizin (S.A.V) şu hadislerini kaydetmek de yerinde olur. “İçinizde öyleleri vardır ki, ellerini kaldırıp Allaha kasem ettikleri zaman, Allah (C.C), onların yeminlerini yerine getirir. Ve yeminlerinde hânis kalmaz. Berâ İbn-i Mâlik onlardan birisidir.” Hâlbuki Enesin kardeşi Berânın ne yiyeceği ne de yatacak bir yeri yoktu, kût-u lâyemûtla yaşıyordu. Işte, Berâ gibi saçı başı karışık, nice pejmûrde görünüşlü ve perişan sayılacak kimse vardır ki, onlara büyük insanlar nazarıyla bakılmış ve kalplerinin büyüklüğü, içlerinin aydınlığıyla değerlendirilmişlerdir. Ve işte bunlardır ki, Resûl-ü Ekrem (S.A.V) diliyle, yemin etseler, Allah yeminlerinde yalan çıkarmayacağı kişiler olarak vasıflandırılmışlardır.
Onun için; müstakilen ne servet, ne de fakirlik bir felâket, veya nimet sayılmamalıdır. Belki yerine göre fakirlik, Allahın en büyük nimetlerindendir. Allah Resûlü (S.A.V) irâdesiyle fakirliği ihtiyar buyurmuş. “Emâ terdâ en tekûne le hümüd-dünyâ ve lenâI-âhiretü” İstemez misin dünya onların olsun. âhiref bizim” buyurmuşlardır. Hz. Ömer, dünya servetleri devlet hazinesine aktığı halde, bir fakir insan gibi, kût-u lâ yemûtla geçinmiş ve fazlasını istememiştir.
Ama öyle fakirlik de vardır ki, -Allah muhafaza buyursun- küfür ve dalâlettir. Meselâ: Yukarıdaki sözler tahkik niyetiyle bir müminin ağzından çıkmasaydı da, bir nankörün ağzından çıksaydı, Allahın nimetlerine karşı şikâyet eden o kişi, kâfir olurdu.
Demek ki, yerine göre fakirlik nimet, yerine göre de devlet. Asıl mesele, kalpte tasdik edecek bir unsurun bulunmasıdır. Yani, Ya Rabbi, senden ne gelirse gelsin makbûlümdür. “Hoştur bana senden gelen, ya hılat ü yahut kefen”, Ya taze gül yahut diken, Iûtfun da hoş, kahrın da hoş” Şarkî Anadoluda; “Senden, o hem hoş, hem bu hoş” derler.
İnsan hilat da giyse, servet içinde de yüzse, Allahla beraber olduğu takdirde, Abdülkadir Geylanî gibi, yine ayağı velilerin omuzunda ve mübarek başı da Resûl-ü Ekremin (S.A.V) dâmenine dokunacaktır. Ama Allah ile münasebeti yoksa o fakirin dünyâsı da hüsrân, âhireti de hüsran olacaktır. Kezâ, Allah ile beraber olmayan zengin, zâhiren dünyada mesut gibi görünse de, neticede ağır bir hüsrâna uğrayacaktır.
Etiketler: hidayet, İslâm, kâfir, Müslüman