Derin Tepkisizlik - Özlem Yağız (Derin Düşünce)
admin yazdı.
Toplam Okunma: 180 | Bugünkü Okunma: 3 | En Son Okunma: 02.09.2010 - 23:42
Belki postmodern zamanların en ilgi çekici tartışma konularından biridir tarihin sonu ya da tarih ötesi ile ilgili bir şeyler söylemek. Var olageldiğimiz alemde önümüzü görebilmek, bir anlam aramak ve kaderine dair bir şeyler tasavvur edebilmek en büyük ihtiyaç. Adeta insan olmanın gereği.
Neden varım, ne olacağım, bütün bu acıları neden yaşıyorum ya da yaşayanların acılarını neden seyretmek zorundayım, daha az acılı daha iyi bir dünya mümkün mü? Adalet denilen şey bu dünyada hayat bulabilir mi? İnsana ait sorular bunlar. Hep sorulmuş, sanat, din, felsefe ve ahlak hep bu sorulara bir cevap aramış. Belki modern zamanların ilk ve en büyük tahribatı bu anlam arayışına karşı verdiği cevaplardır. Anlam aramanın anlamsızlığı, anlamsızlıktan bir yaşam felsefesi türetmek. Hikmet kavramının bilgiye dönüşmesi, bilginin ise ansiklopedik veriler yığınına, çağın inkar edilemez bir gerçeği. Hakikat kelimesinin yerini ise gerçek kelimesinin soğuk tokatının alması zihinlerdeki ikinci büyük yıkım.
-Varoluşumuzun hakikati nedir?
-Gerçek şu ki dostum bunu hiçbir zaman bilemeyeceğin bir belirsizlikler evreninde yaşıyorsun.
Hakikat arayışı uyanık, tahayyül eden, soru soran bir zihne ait. Gerçek ise sadece ve sadece içinde yaşadığı somut dünyanın verilerine inanan bir nevi kısırlaştırma aracı. Gerçek kelimesinin makasını aldığın zaman eline artık hayal dünyan, geleceğe ait bir şeyler üretebilme yetin ve en önemlisi bir başka dünyanın olabilirliğine dair inancın ölüyor. Belki de bu yüzden artık dinler nasıl kolu kanadı kesilmiş, budanmış bir tür şizofreniden kurtuluş tutamağına dönüştüyse hayatımızda, sanat da tek tek ilham kaynaklarını kaybediyor ya bir çığlığa ya da konfor arayışına dönüşüyor. Bir zamanların insanları ihtişamlı mimari eserler bırakırken yeryüzüne bugün en övündüğümüz yapılar dev alış veriş tapınakları ve gökdelen boyları. Şiir ve edebiyat ise gitgide acıların yanı sıra içerisinde bir ümit ve dirence dair sözü de taşıyan yüzünü yitirmiş, sadece acının ve ümitsizliğin anlatısına dönüşmeye başlamış durumda. İnsana ait hakikatler, bu anlatılarda en kötü, en kirli, en karanlık yanlarımızı kurcalayan birer mazoşist haz aracı.
İnancın ölümü, hayalin ölümü, ütopyanın ölümü; tarihin sonu mu geliyor? Gitgide idrakine vardığımız acı manzara artık nesillerin gerçek hayattan; gerçek hayata dair acılar, sevinçler ve hüzünlerden koptuğu bundan sonra hayatın siber dünyada alabildiğince sanal yaşanacağına dair şahitliklerimiz mi? Gün boyu bilgisayar ekranının karşısında oturan çocuklar, çocukların içinde yaşadığı şiddet ve sahte haz evreni. Bir tuşla olağanüstü kötüleri ya da olağan iyileri buhar etmek, bir tuşla beton duvarlarımızın arasına getiremediğimiz neşeyi, sevinci, başarmanın coşkusunu fazla da bir emek sarf etmeksizin yaşamak, doğanın verdiği hazzı sanal görüntülerle değişmek mümkün! Artık bir kayısı ağacının bembeyaz çiçeklerini görmeye, dalından taze koparılmış bir domatesin kokusunu duymaya ihtiyacımız yok. Birkaç tuşa basarak süper kahraman olabildiğimiz bir dünyada canımız sıkılınca sanal bir çiftlikte domatesleri gübreleyebilir, inekleri sağabilir, kayısıları toplayabiliriz. Sonra sırası gelince akvaryumdaki sanal balıklara yem verebilir onların ölmesine engel olabiliriz.Yeter ki saatlere dikkat edelim!
Bilgisayar başına kilitlenmiş yüz milyonlarca çocuğun sahte hayal dünyalarını idare eden devasa şirketler, onların son teknolojik ihtiyaçlarına yönelik üretim yapan dev kar mekanizmaları, ürettikçe yok olan, tükettikçe atıkları ile canına okuduğumuz bir dünyanın modernleşememiş, doğası, inançları, kültürü tahrip edilmiş “gayrımeşru çocukları”; bir son yok artık tüm yaşanan sadece bir kabus…
Durmadan bir çark misali dönerek kendisini yineleyen bir tarih karşısında mıyız en nihayet. Yarın düne dair acıları yaşamayacağımıza dair hangi sihirli sözcük ya da kurum cevap olabilir bizlere. Yarına dair hangi ümitvar sihirli kelimeyi söylemeliyiz ki geçen yüzyıl yaşadığımız iki dünya savaşının bu yüzyılda başımıza gelmeyeceğine bizleri inandırsın. Dün Bosna, bugün Afganistan, Irak, Darfur, Gazze yarın Yemen, Somali; bir yanda oluk oluk akan insan kanı öte yanda vur patlasın çal oynasın devam eden “gerçeklerle” kuşatılmış bir hayat. Anlamsızlığın yegane anlam olduğuna inanmış yığınlar. Tek gerçek ütopya hayatta kalmak, tek mantıklı hakikat anı yaşamak..
Kojeve tarihin sonunun en büyük emaresinin insanın tekrar hayvanlaşması olduğunu ileri sürer. Açıktır ki hayvan anı yaşar, hayal gücü ileriye yönelik hesapları yoktur. Kaderine ilgisizdir öte yandan. İnsanoğlu tarih ötesine geçtiğinde hayvanlar gibi yiyecek içecek, hayvanlar gibi sevişecek, hayvanlar gibi güçsüzleşecektir. Hiçbir koyun mezbahaya giden bir arkadaşı için savaşmaz mesela. Arkadaşı yanında kesilse bile yemeye içmeye, çiftleşmeye devam edebilir. Kojeve daha sonraki yıllarda Japon kültürünü gördükten sonra bu düşüncesinde geri adım atmıştır. Madem ki din, sanat, ahlak varolmasa da züppelik denilen şey hala modern dünyada vardır öyle ise insanoğlunun tam olarak hayvanlaşmasına imkan yoktur der Japon çay ve bahçe sanatına bakarak hayretle. Hayvanlar züppe olamaz çünkü. Öte yandan batılı filozoflar felsefelerini kurarken İslam dünyasını göz ardı etmektedir. Orada dinin bir değer olarak tekrar yükselişi, fedakarlık ve direniş denilen şeyin varlığı, kendine benzemese de, felakete uğrayanın yazgısına alakasız olmama hali gözükmemektedir gözlerine.
Çelişkiyi ve umudu gözler önüne sermek için çok güzel bir örnektir Haiti depremi. Yıllardır ambargo ve katliam şartları altında yaşayan Gazze halkı ellerindeki üç beş parça süt, battaniye gibi temel ihtiyaç maddesini Haiti’ye yollamış buna karşılık Kanada’ya ait kurtarma ekipleri yıkıntılar altında hiç Kanadalı yok diyerek arama çalışmalarını bırakıp geri dönmüştür geçtiğimiz günlerde. Bu örnek bir yana daha 15 yıl önceki Bosna savaşına dünyanın bir çok ülkesinden sıcak evlerinden akın akın Müslümanların gelip savaştığını, bir çoğunun şehit düşüp, bir çoğunun ise sakatlanarak ülkelerine döndüğünü görmek de çok zor olmasa gerek. Ama insanlığa dair bir ümit beslemek için Japon çiçek sanatının varlığı nedense daha büyük karinedir uzak halkların fedakarlıklarından.
Yine tarihin monoton bir akışla devreden bir çarka dönüştüğü noktada gerçek hayata sanal alternatifler üretmek kadar, gerçek sorunlara sahte çözümler bulmak gibi bir mesele de yer alır. Eğer tarihin sonunda bizi tekrar hayvani yanımıza döndürmekten alıkoyacak sihirli formül direnmek ise direnişin de direnişe benzemesi gerekir. Sözün burasında güncel bir örnek olarak balyoz eylem planı geliyor aklıma. Öyle bir plan ki yüzbinlerin hapse atılması, iki caminin Cuma cemaati ile beraber bombalanması, iki devlet arasında savaş koşulları oluşturulacak biçimde uçak düşürülmesi gibi akıl almaz tertipleri okuyoruz kaç gündür. Peki kaderine direnen insan bu durumda ne yapacaktır sizce. Beyoğlu’na sıkışmış bir eylem haricinde bu hafta kaç cami cemaati, kaç esnaf amca, kaç ev hanımı herhangi bir tepki gösterme cesaretini bulacak kendinde. Sivil toplum örgütlerimiz, eğitim üzerine eğitime boğulmuş kurumlarımızın gündemine gelecek midir bu korkunç bombalama operasyonu. En büyük tepkimiz bir imza kampanyasına internet üzerinden imza atmak mı olacak yoksa. Belki de çoktan kabullendik yanımızdan tek tek mezbahaya götürülenlere sesiz kalmanın ötesinde kitlesel olarak da katl olunmayı. İşte size gerçek sorunlara sanal çözümler!
Batılı filozofların umutsuz bakışının ötesinde tarihin sonunu aşıp tarihin ötesine geçebilecek miyiz? Sürekli bir şekilde devreden bu kan, zulüm, gözyaşı zincirini kırmak, insanın hayvana dönüşmediği, alabildiğine abartıyla anı yaşamayı bırakıp, yanındakinin yazgısına kayıtsız kalmadığı, direndiği bir başka dünya mümkün mü?
Eğer öyle bir zaman gelecekse o an, derin tepkisizliğimizi kırarak mücadele eden insani özümüze döndüğümüz gün başlayacaktır.
Özlem Yağız - Derin Düşünce
Etiketler: darbe, insan, modernleşme, özlem yağız, tepki, tepkisizlik, vicdan, yazarın hakkı