Hayatımızı, vaktimizi ne kadar verimli değerlendirebiliyoruz?

Sual: Günlük hayatımızda zaruriyet halini almış alışkanlıklarımız, televizyon izlemek, müzik dinlemek, süslenmek ve güzel görünmek, gezmek tozmak, arkadaşlarla sohbet etmek, siyaset konuşmak, futbol gibi daha bir çok şey….hayatımı zda belirgin durumda olan herhangi birşey mübtela veya onu andırır bir duruma gelmiş…. Acaba bu hareketlilikte yaptıklarımızın ne kadarı malayani olduğunu nasıl anlar ve daha verimli hayatımızı nasıl geçirebiliriz?

Cevap:  Bir Hadis-i Şerifde Peygamberimiz (asm) buyurmuş: 

“Müminin, malayani, faydasız şeyleri terketmesi, imanının kemalindendir. “ 

Bu Hadisden anlıyoruz ki, İman kemale doğru gittikçe, Ahirette faydası olmayan işlerden, çekilmeye, uzaklaşmaya başlıyor. Allahı memnun edecek, Rasulün şefaatine mazhar edecek işlerle meşgul olmaya başlayacak ve devam edecek. 

Amma öyle bir devirde yaşıyoruz ki, imanlar zayıflamış, ahlak çökmeye başlamış, güzel adetler, gelenekler kaybolmaya yüz tutmuş, ahiretin yerini dünya istila etmiş. Bu çevre içinde yetişen bizlerde bu menfi hallerden etkilenmişiz. Bazen bilmeden, büyük hatalar bile işleyebiliyoruz. Fakat Rabbimiz lutfediyor, bizlere Nur’ları ihsan ettiği gibi, bir çok insana çeşitli dini hizmetleri nasip etmekle gafletten bir derece çıkarıyor. Daha önce kusur olarak bilmediğimiz şeyleri şimdi kusur olarak biliyoruz. Bir insan bir şeyi fena bilirse ondan kurtulması kolaylaşır. Çevremizde veya bizde çok fenalıkların bulunması, bizim şevkimizi kırmamalı. Hiç bir şey bir anda olmaz. Yavaş yavaş, tedricen. Düzelme de, bozulma da yavaş yavaştır. 

Farkettiğimiz fenalıklarımızı teker teker müsbete çevirmeye çalışacağız. Mesela: Dersanede genç bir kardeş abdest hazırlığı yapıyor. Saçları jöleli. Bir abimiz de şakayla: 

“-Hayırdır, bu ne?” dedi gülerek. O genç kardeş telaşla müdafaaya geçerek: 

“-Abi altına su geçiriyor” dedi.Abimiz gülerek dedi: 

“-Yok kardeş ben onu demiyorum.. Sana bir sorum var. Biz kendimizi kime beğendirmemiz lazım. Halika mı, halka mı? Allaha mı, insanlara mı? Ne dersin?” 

 

Genç kardeş, tatlı bir tebessüm ile: 

“-Anladım abi” dedi. Ve Maşaallah o genç kardeş, çok değişti. Rıza-yı İlahi manası aleminde o kadar canlı ki, hayatını hizmet-i İmaniyeye vakfetti. 

Aynanın karşısına geçtik.. Taranacağız, süsleneceğiz.. . Baksak ki harika iki göz karşımızda… Sanata bak, yapılışa bak, yerleştirilişe bak. Yağdan, kıkırdaktan yapılmış ve görüyor. Görmeyi nerden almış. Basir olan Allahtan, Herşeyi gören ve mahlukata gördürenden. 

Demek gözümüz bize BASÎR olan ALLAH’I hatırlatırken nefsimize diyeceğiz : “Sana görme kabiliyeti veren, seni görüyor ve gördüğünü de görüyor. Niyetini de görüyor.” 

Kulaklarımız bize SEMİ’ (işiten) ismini hatırlatıyor. Herşeyi her şeyiyle işiten ve işitme kabiliyeti veren Rabbimiz. Demek kulağa dikkat. İşittiren O olduğu gibi, işittiklerimizi de işitiyor. Estağfirullah, Elhamdü lillah. 

Ağzımıza bakıyoruz, inci gibi dizilmiş, herbiri ayrı vazife ve şekilde dişler öyle intizamlı tam yerinde yerleştirilmiş . Biraz gerisinde Yarım el kadar bir dil. Üzeri tad alma uzmanlarıyla, terazileriyle doldurulmuş, kemiksiz, her hareketi yapabilen harika bir cihaz. MÜTEKELLİM ismini ders verdiği gibi, REZZAK ismini de en ziyade anlayan, zevk eden, burunla beraber KERİM ismine de ziyadesiyle muhatap olan… 

Bu mana da taransak, zannederim, imanımız inkişaf eder. Diyebiliriz ki Ayna da taranmak, insanın imanını arttırır. 

Veya futbol sevgimiz var. Bir takımı tutuyoruz. Dikkat etsek ki içimizde bir taraftarlık duygusu hep vardır. Yani Allah fıtratımıza taraftarlığı bir duygu olarak koymuş. Peki neyin taraftarı olalım? Allahın, Kur’anın, Rasulullahın, dinin taraftarı mı? Yoksa bir takımın, siyasi bir partinin, bir dizinin, bir artisin mi? Bu taraftarlık duygumuzun yönünü iyi ayarlayabilirsek, bir çok problem çözülür. Yön ayarlamak deyince.. Eskiden anten, şimdi uydu takılıyor ya… Ayarını, yönünü tam yapamayınca bazen görüntü bulanıyor, bazen cızırdıyor, bazen hiç görüntü olmuyor. Doğru yöne gelince de mükemmel bir görüntü ve ses elde ediliyor. Biz de antenlerimizi, uydularımızı Kur’ana ve Resulullaha tam çeviremeyince, bazen cızırtılar, görüntü kaymaları yaşıyoruz. 

Futbol umumi bir hastalığımız olduğu için bir şey daha hatırıma geldi. Ben de hastalardandı m. Nurları okuduktan sonra malayaniliğini bir derece anladım. Şöyle bir mana kalbime geldi. 

Mesela: Maç seyrediyoruz. Bizim takımın oyuncusu, rakip oyuncuya bir tane tekme patlatıyor. Biz “oh!” diyoruz. Anında amel defterimize tekme atma günahı yazılıyor. Çünki zulme rıza zulumdür. Birisi diyor. Fena vurdu.Biz diyoruz ne vurması ya.. Kendini yalandan yere attı. Anında görüntü, amel defterine iftira günahı yazılıyor. Bu sefer rakip oyuncuya, bizim oyuncu tekme atıyor. Biz ağza alınmayacak sözler söylüyoruz. Yine amel defteri boş durmuyor. Devamlı yazılıyor. Takım Şampiyon oluyor. İçkilerle, haram yerlerde, haram işlerle kutluyor ve ben de buna taraftarım. Eyvahhh. 

Bir latife ekleyelim. Üniversite hazırlıkta bir kardeş var. Dışarıdan gelip-gidiyor. Bir akşam derse davet için telefon ettim. Dedi: 

“-Abi Fenerbahçenin mühim bir maçı var, gelemem.” Hatırıma bir anda bir mana yollandı. Dedim: 

“-Kardeş ben de seni halı sahada maça çağıracaktım.” 

“-Sahi mi abi, o zaman gelirim” dedi. “Nerde buluşacağız?” 

“-Büyük sohbet evinde.” 

“-Tamam abi geliyorum.” 

Kardeş geldi. Biraz muhabbet arkasından ders başladı. Çay arasında dedi: 

“-Ne zaman gidiyoruz?” diye sordu. 

“-Nereye?… “ 

“-Halı sahaya abi…” 

“-Kardeş baksana kocaman salon ve duvardan duvara halı döşenmiş, burası halı saha değil mi?” Güldü: “-Maç?…” 

“-Kardeş her gün biz şeytanla maç yapıyoruz. Bu gün sen tam bacak arasından şeytana bir gol attın. Hala da atıyorsun, daha ne maçı” deyince… O da, biz de baya bir güldük. Sonra bu kardeş ertesi gün beni aradı. O dersden çok istifade ettiğini.. Daima halı sahada, maça hazır olduğunu söyledi. Bazen takılıyorum yeni gelen gençlere: 

“-Maç, kaç kaç!” Diyorlar: 

“-Ne maçı?” 

“-Şeytanla yaptığımız bugünkü maç.” Gülüyorlar. Diyorum: 

“-Yenilmeyelim, hiç olmazsa Namazla Şeref Golü atalım.” 

Biraz uzattık herhalde… Kusura bakmayın. 

Rabbimiz cümlemizin imanını kemale erdirerek malayaniyattan kurtarıp, rıza-yı İlahiye kavuşturacak ameller yapmamızı nasip etsin. Halimizi- kalimizi, cesedimizi- ruhumuzu, kalbimizi-nefsimizi bütün letaifimizi İman-Marifetullah- Muhabbetulah ile doldursun, nurlandırsın. Amin.

Görüyorum ki: Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki: Dünyayı bir misafirhane- i askerî telakki etsin ve öyle de izan etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telakki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızayı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına, daimî bir elmasın fiatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir. 

Evet dünyaya ait işler, kırılmağa mahkûm şişeler hükmündedir; bâki umûr-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inadlı taleb ve hâkeza şedid hissiyatlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fâni umûr-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere, bâki elmas fiatlarını vermek demektir. Şu münasebetle bir nokta hatıra gelmiş, söyleyeceğim. Şöyle ki: 

Aşk, şiddetli bir muhabbettir; fâni mahbublara müteveccih olduğu vakit ya o aşk kendi sahibini daimî bir azab ve elemde bırakır veyahut o mecazî mahbub, o şiddetli muhabbetin fiatına değmediği için bâki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılab eder. 

İşte insanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecazî, biri hakikî. 

Meselâ: Endişe-i istikbal hissi herkeste var; şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde sened yok. Hem rızık cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakikî ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder. 

Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir.. bakar ki: Muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî câh olan meratib-i maneviyeye ve derecat-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakikî mal olan amal-i sâlihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âlî bir haslet olan hırs-ı hakikîye inkılab eder. 

Hem meselâ: Şiddetli bir inad ile; ehemmiyetsiz, zâil, fâni umûrlara karşı hissiyatını sarfeder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen birşeye, bir sene inad ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şeye inad namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikata münafîdir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umûr-u zâileye vermeyip, âlî ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esasat-ı İslâmiyeye ve hidemat-ı uhreviyeye sarfeder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âlî bir haslet olan hakikî inada, -yani hakta şiddetli sebata- inkılab eder. 

İşte şu üç misal gibi; insanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarfetse, ahlâk-ı hamîdeye menşe, hikmet ve hakikata muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur. 

İşte tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatları şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: 

Ahlâksız insanlara derler: Hased etme! Hırs gösterme! Adavet etme! İnad etme! Dünyayı sevme! Yani, fıtratını değiştir gibi zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz. Hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.

Etiketler: , , , ,



Sizde yorumlayabilirsiniz