İtiraf Ediyorum, Gerçek Beni Özgür Kılacak - Özlem Yağız
admin yazdı.
Toplam Okunma: 15 | Bugünkü Okunma: 2 | En Son Okunma: 05.01.2009 - 15:15
Yeter artık yeter, bu vicdan azabıyla yaşayamayacağım. Ne dayanılmaz şeydir o vicdan azabı duygusu, siz bilemezsiniz. Tarif edemem. Anlatmamın imkanı bile yok. Ama deneyeceğim. Gerçek beni özgür kılacak.
Tam on altı senedir kabuslar görüyorum. Uykumun en derin, en kekremsi hani o en kırılgan saatlerinde nasıl anlatayım tam huzura kavuÅŸmuÅŸken, iÅŸte budur, ben bunu hak ettim artık benim de bir oooh demeye, hırıltıyla karışık horlamaya hakkım var rahatlığındayken hep aynı tıslama: “kalk, ey gafil bugün hesap günüdür, ne zamana kadar bunu saklayabileceÄŸini sanıyordun ki” ve karanlıklar içerisinde yüce mahkemenin bana parmak uzatmış 9 heybetli üyesinin manalı kafa sallayışları. Allah’ım o ne azamet o ne kül yutmazlık aynı anda inip kalkan kaÅŸlar, delici bakışlar, salınımlardaki ÅŸaÅŸmaz senkronizasyon… Biliyorlar kesinlikle biliyorlar. LanetlenmiÅŸ olmalıyım. Üstelik yine o kasım ayı geliyor. Tam on altı yıldır kasım ayının her perÅŸembesi suç mahallime gidiyorum. O devasa binanın arka tarafına geçip tozlu camlara bakıyorum. Hiç aklımdan o gözler çıkmıyor. Beyazı yumurta akı kadar beyaz, karası kömür karası gibi. Adeta aynı o günkü saflıkla bana bakıyor yalvarıyor. Benim ilk kurbanımdı o.
-Dur! dur Özlem n’olur yapma diyor lisanı hal ile. Ben sana ne yaptım. Ne kötülüğümü gördün bu güne kadar. Sonra aynı kara melül bakışlar amfinin köşesinde tir tir titremekte olan modern fizik hocama çevriliyor. Gözleri ile yalvarıyor zavallı Tuğbacık. Hocam, hocam sen koru beni nolur. Zavallı Tuğba. Zavallı yavrucak. Hiç çaren kalmadı artık. Kara dul örümceğinin ağına düşen küçücük kanatlı bir sirke sineği olsaydın daha ümitvar olabilirdin şu anda. Ah keşke öyle olsaydın belki bir ümit. Hani olur ya. Neden olmasın. Ama şu durumda hiç çaren yok. O meş’um kasım ayının o kapkaranlık perşembesi seni gözlerimin kara deliklerine hapsettim. Sen güney buz sahillerinin son enlemlerinde tüm hışmıyla saldırıya geçmiş bir kartalın pençesinde çığlık atan penguen yavrusu kadar biçare, Californiya bozkırlarında asrın kasırgasına yakalanmış bir gelincik çiçeği kadar naif ve yalnızdın. Kim bilir ne hayallerin vardı o Perşembe öğleden sonraya kadar. Belki de bir iki saat öncesinde yemek kuyruğunda jetonla demir korkuluklara vuruyor diğer arkadaşlarınla beraber etli nohut ve samsa tatlısına kavuşacağın anın hayalini kuruyordun. Bense evet okulun önündeki sivil simitçiden aldığım çatalı ısırdığımda ağzıma gelen sigara izmaritinin iğrenç tadıyla midem kalktığı sıra son kararımı vermiştim bile.
Aslında tam beş sendir bu hayali kurmaktaydım. Yürürken otururken konuşurken aklımda tek bir şey vardı. Sizler beni sınıfın bir köşesinde kendi halinde okuluna gidip gelen, bir ders manyağı sanmaktaydınız. Oysa ben yüksek gerilim dersinde bile izolatörlere bakarken hep aynı hayali görmekteydim. O izolatör değil benim etki altına aldığım kurbanım Tuğbacığın kafasıydı. Allı morlu, pembeli eşarplar giydiriyordum her ders o kafaya düşlerimde ben. Ama en çok saten gül kurusu türban yakışıyordu Tuğba’ya. Evet Tuğba mutlaka gülkurusu saten türban giymeli, benim jipe bininen Gucchili, Rolexli türban klanıma katılmalıydı. Elektrik makineleri laboratuarına indiğimde tüm motorlar aynı fısıltıyla çalışıyordu. Tuğbayı kapatmalısın, onu baskı altına almalısın, senden ödü patlamalı. Ahhh patladı da nitekim, patlamaz olaydı. O öğleden sonra bakışlarım yüzüne odaklandığında Tuğba için son umutlar da bitmişti. Ertesi günü Tuğbacık başını kapattı. Sonraki gün ise bir daha göremedik. Yıllar sonra bir dost Balat’ın dar sokaklarından birinde biliyor musun Tuğba El-ezher üniversitesinde doçent olmuş diye fısıldayıp nemli gözler ve hızlı adımlarla kaçarcasına yanımdan uzaklaştı. Heyhat o anda bile vicdanımda en ufak bir sızı hissetmedim.
Bütün amfinin gözünün önünde olmuştu olanlar. Hepsi benim suç ortağım aslında. Biliyorum onlarda bunu istiyorlardı. Hepsi Tuğba başını kapatsın diye çıldırıyordu. Ben onların içindeki kötünün aynasıydım bir nevi. Onların emelleri bende hayat buluyordu. Tuğba bir ilkti. Ama ağzıma kan tadı bulaşmıştı artık. Ertesi hafta bir daha ve sonraki hafta bir daha. Sekiz hafta içerisinde son sınıflar arasında başını kapatmayan kimse kalmadı.
Denemedim mi sanıyorsunuz. Tam üç hafta kendimi tuttum. Yemin ederim denedim. Hiç kimseyi baskı altına almadım sayın 9-2 hakimlerim. Tam üç uzun sonu gelmez hafta.
Ama üç hafta sonra kemiklerimin sızısı ve içimdeki Haayt kontrol edilemez oldu. Bu sefer Maslak kampüsünde dolaşmaya başlamıştım. Üstelik artık çok da ustalaşmıştım. Bir merhaba, bir dekanlık ne tarafta ya da kantinde amerikan salatalı sandviç bulunur mu cümlesi yetiyordu kurbanlarımı baskı altına almaya. Baskım o boyutlara ulaşmıştı ki kadın dekanlar dahi artık türbansız kampüse giremez olmuştu. Bir sene içerisinde İTÜ İslam Cumhuriyetini kurmuştuk bile. Bir efsaneydim ben bu baskı ile kapatma ve okuldan pabuçlu papuçsuz kaçırma işlerinde. İnanmazsanız sorun:
Yıl:1986-1992
İTÜ Elektrik-Elektronik Fakültesi. Burada Özlem diye biri başörtülü okudu.
İtiraf ediyorum ben bunu hak ettim. Benim gibilerin hepsi hak etti.
Kimse sistem kilitlendi, meclis iptal oldu gibi maval okumasın. Anayasayı değiştirmeyi aklından bile geçirmesin. Hele o Gençsiviller ağzını bile açmasın.
Anayasa mahkemesi başörtüsü kararında yerden göğe HAKLIDIR!
Gerisi timsahın gözyaşları…
Özlem Yağız- Habersaati.com
Etiketler: başörtüsü, köşe yazısı, özgürlük, özlem yağız, türban, Türkiye'yi Okumak
Bu başlıkta ki yorumları takibe al