Mehlika Sultan’ın Muhteris Aşıkları - Özlem Yağız

Milli Savunma Bakanımız Vecdi Gönül bir çıktı pir çıktı. Hani düşene bir de sen vurma derler ama 100 yıllık devlet zihniyeti bu kadar mı “safça” ortaya dökülür, insan dilinin altındaki baklayı böyle mi ulu orta çıkarır şaşırmamak mümkün değil. Öyle ki milliyetçiliği kimseciklere kaptırmayan köşe yazarları bile ‘ya doğru doğru da böyle patadanak söylemeseydin Avrupalılar aleyhimize kullanacak şimdi’ demeye gelen nasihatler vermeye başladılar bugünlerde. 

Ne diyor bakanımız; Ege’den Rumları, Anadolu’dan Ermenileri sürmeseymişiz biz nasıl bugün milli devlet olabilir, bu hale gelebilirmişiz. Duyan da başımız göğe erdi, dünyanın süper güçlerinden biri olduk, barış ve huzur içerisinde medeniyete sürüsüne bereket katkılar sunan bir rüyalar ülkesinde yaşıyoruz sanacak şimdi. Oysa milliyetçilik belası bu ülke insanlarına bulaştı bulaşalı kanımıza, dokumuza sindi sineli bu topraklarda kimse huzur bulamadı. Daha yüzyıl öncesine kadar ne kadar yorgun argın da olsa, emperyal bir devletin ve sultanlığın tüm günahlarını da taşısa bu ülke 600 yıl Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Ermeni, Rum, Arnavut birçok ulusun bir arada yaşadığı bir ülke idi. Bizim annelerimiz babalarımız yetişemediler; Osmanlı’nın son döneminde bile bu ülkenin meclisinde Ermeni, Rum milletvekilleri vardı. Sadece İstanbul’da onlarca Rumca, Arapça, Farsça, Ermenice çeşitli dillerde gazeteler çıkardı. Tehcirden (hayret edilecek şeydir Türk entelijansiyası dilimize erke, dizge, özdek, devinim gibi türlü çeşit Türkçe olduğunu iddia ettiği kelimeyi kakalayacak kadar öz Türkçe’ye düşkündür de nedense mesele gayrimüslim vatandaşların bu ülkeden sürülmesine gelince tehcir, mübadele kelimelerini tercih eder. Sanırım sürgün, sürülmek, al canım vatandaşını yürü git işine gibi kelimeler biraz kaba gelmekte ortak aklımıza) evet tehcirden önce gayrimüslim vatandaşlarımızın bu ülkedeki sayıları milyonlarla ifade edilirdi. On yılda henüz on beş milyon genç olduğumuz düşünülürse bu rakamların anlamı çok daha iyi ortaya çıkar. Sonra ben diyeyim sömürgeciliğin etkisi siz deyin Balkan faciası milliyetçilik akımının ve savaşların ülkeyi kırıp geçirdiği günlerde bizim asker, aydın, bürokrat kesimimiz de kendi Mehlika Sultanını ulus devlet olarak belirledi. 

Mehlika Sultan’a Aşık Yedi Genç, Yahya Kemal Beyatlı’nın meşhur bir şiiridir. Rivayet odur ki Kaf dağının ardında Mehlika Sultan adında güzeller güzeli bir dilber yaşarmış. Bir kez bir gencin rüyasına girdi mi artık o genç asla iflah olmaz, mutlaka Kaf Dağı’nın ardına o güzeli bulmaya yola çıkarmış. Ümitlerle çıkılan bu yolculuk hem zahmetli hem de hüsran doluymuş. Tüm sevdalılar gibi hayali güzel Mehlika’nın peşinden Kaf dağına doğru yola çıkan ve bir daha dönemeyen yedi gencin acıklı hikayesini anlatır Yahya Kemal’in şiiri. Yüzyılların hezimetinin, yorgunluğunun ardından bir yandan gıpta ettiği, bir yandan aşk nefret ilişkisi yaşadığı batı toplumuna karşı son dönem Osmanlı aydını için de milliyetçilik bir nevi rüyalar ülkesindeki mutluluğu vaadeden Mehlika Sultan idi. Çabasız, acısız sadece belli bir ırktan olmaktan dolayı kolayca eline tutuşturulmuş bir üstünlük duygusuna sahip olmayı kim istemez. Uğruna nice romanlar, şiirler, şarkılar, vecizeler yazdığımız asil kan bizi mucizevi bir şekilde ayağa kaldıracak muhtaç olduğumuz kudreti sağlayacaksa varsın Mehlika Sultan kadar vehim olsun ne çıkar. 

Yazık ki ne bizim Mehlika Sultanımız Yahya Kemal’inki kadar insafsızlığının sınırı olan bir dilber oldu ne de Mehlika’nın aşıkları aşkı uğruna kendisini feda eden pervaneler. Mehlika’ya ister Taşnaklar deyin, ister İttihatçılar deyin ister Cumhuriyet kadroları ya da Kürt milliyetçileri hep milliyetçiler aşık oldular, Mehlika’nın kurbanları ise Kayseri’de, Dersim’de, Cunda’da, Aksaray’da evinde, köyünde, toprağında ona bahşedilmiş yegane hayatını sessiz sakin sürdürmeye çalışan insanlar. 

Annelerimiz, babalarımız yetişemedi; bir zamanlar bu topraklarda meclisinden, Babıalisine çeşit çeşit ırklarda, dinlerde insan yaşardı. Ve bizler annelerimizin, babalarımızın zamanına yetişemedik; bir zamanlar mecliste, Babıali’de olmasa da Tarlabaşı’nda, Balat’ta Çarşamba’nın ara sokaklarında sessiz sakin varlıkları ile hala kendi dilinde dua eden, şükreden ‘farklı’ komşular vardı. Çocuklarımız da bizim zamanımıza yetişemedi; bir zamanlar Diyarbakır’da , Siirt’te sokaklarda öfke ateşleri yakan, taş atan değil sülü değnek, hollik, misket, süpsübü oynayan çocuklar vardı. Hani dilini yasakladığımız, vatandaş Türkçe konuş diye analarını azarladığımız, büyüdüklerinde Diyarbakır zindanlarına attığımız hani o zindanlardan döndüklerinde bir daha hiç neşelerine kavuşamayan, bir daha hiç eskisi gibi gülemeyen çocuklar. 

Şimdi Milli Savunma Bakanımız bizlere diyor ki tehcir, mübadele olmasa idi nasıl biz milli devlet olurduk. Derler ya özrü kabahatinden büyük bir de ekliyor ben onu 80 sene öncesi için söyledim. Sen Mehlika Sultan’a aşık oldun, o hayali dilber benim çocukluğumun anılarını, çocuklarımın huzurunu çaldı. Şimdi karşıma çıkmış bir de biz millet olduk bak ne iyi oldu diyorsun. Biz millet olduk hem de öyle bir millet ki 25 yılda 40 000 çocuğumuz Kaf Dağı’nın eteklerinde yok oldu. Bak ne güzel millet olduk yakında büyük rezidanslar kurmaya hazırlanıyoruz Tarlabaşı’nın hayalet evlerinde ahı kalmış eski komşuların anıları üzerine. Öyle bir millet ki bir kısmı diğer kısmının şekline şemaline ne okulunda ne plajında ne kamusunda ne alanında katlanabiliyor. Milletinin makbul vatandaşları senin başbakanının karısının yüzüne bakmıyor resepsiyonlarda, senin başbakanın milletini ya sev ya terk et diyerek azarlıyor. Bu akılla biz de milli devlet olduk olmasına ya… 

Sanki başımız göğe erdi!

Özlem Yağız - Habersaati.com

Etiketler: , , ,



Sizde yorumlayabilirsiniz