Ohal ne haldir - Mehmet Şeker

 

Yaşlı kadın Diyarbakır’da minibüse binmiş. Sur içinden hareket eden dolmuş, adım başı durup yeni yolcular aldıkça, tamamen dolmuş.

Oturacak yeri bırakın, ne ayakta duracak yer var, ne de nefes alacak hava.

İçinde insanlar balık istifi… Kadıncağız fena halde bunalmış.

Para toplayan, sağa sola bağırarak yolcu çağıran muavine seslenmiş: “Oğlum bu ne haldir?”

Urfakapı civarındayken gelen bu soru üzerine muavin, az ilerideki sebze halini kast ederek “Valla teyze Yeni Hal’dir” diye cevap vermiş.

 

* * *

Diyarbakır’daki o dolmuş muavini ister yanlış anlamış olsun, isterse hinliğine öyle cevaplasın; siz bu manzarayı anladınız.

Bunu sıradan bir fıkra olarak kabul etseniz de, yaşanmış bir olay diye görseniz de netice değişmez.

Bu hal, şu hal, o hal… Halden hale fark var gibi görünse de, taş aynı toprak aynı, dal aynı yaprak aynı olunca, şartlar da pek değişmiyor sanki.

 


* * *

Sıkıyönetim dönemi sona erince o bölgede “Ohal uygulaması” başlamış ve 17 sene sürmüştü.

Kısaca “Ohal” denilen uygulama, “Olağanüstü hal” anlamına geliyordu.

Güneydoğu’nun 13 ili (Diyarbakır, Bingöl, Elazığ, Mardin, Adıyaman, Siirt, Tunceli, Hakkâri, Van, Bitlis, Muş, Batman ve Şırnak) Ohal içindeydi.

Fakat İstanbul’dan İzmir’den bakınca, orasının hangi hal içinde bulunduğunu tam olarak anlamak zordu.

Aslında tıpkı bugünkü gibi muhal.

O hal, bu hal derken, muhale geldik. Sözlükler muhali şöyle açıklıyor: “Olamaz, olmaz, olmayacak; olması, gerçekleşmesi imkânsız.”

 

* * *

İşte tam burada, Abdurrahman Kızılay’ın sesini duyar gibi olmanız gerekir.

“Bu hal ne haldır, güzel ne haldır / Yanakta dövdürüp sen / Gözüm ne haldır, canım ne haldır / Âlemi öldürüp sen…

Bu halı hurda meni / Salıp da derde meni / Rakipler talan etti / İsterler gidem meni…

Bu dağlar halı kaldı / Kuş uçtu, yavru kaldı / Anahtar yâr koynunda / Gözüm yollarda kaldı…

Bu dağın maralı var / Yalguz değil yâri var / Dünya temelden gedip / Kim kimden haberi var…”

 

* * *

Bizim de bu sese eşlik etmemiz gerekir arkadaşlar.

Boş durmayalım ve arada soralım: “Ağam ne haldır / Paşam ne haldır?”

Öyle değil mi ama? Sormak lâzım gelmez mi?

Bir yanda demokratikleşme arzusu, bir yanda Ohal şartları.

Bir yanda güvenlik, bir yanda özgürlükler.

Bir yanda gelişmeyi sağlayan uyum yasaları, bir yanda savcıdan izin almaya gerek duymadan arama yapma, avukatsız sorgulama, gözaltı süresini uzatma gibi talepler.

Leblebi tozu yerken, ıslık çalma arzusu gibi görünüyor.

Olması gerekene göreyse, demokratikleşme ve özgürlüklerin genişlemesi ile güvenliğin sağlanması birbirine zıt değil. Baykal da öyle söylüyor. Herkes hemfikir görünüyor.

 

* * *

Sorunca da Ohal istemiyoruz açıklaması geliyor. Sormaya devam edersek, AB’ye de karşı değildir askerimiz. İyi ama o zaman bu istekler ne anlama gelüptür?

Valla bence sormalıyız arkadaş. Çünkü sormadan cevap alınmıyor…

Ağam ne haldır, Paşam ne haldır, âlemi güldürüpsen!

Yeni Şafak

Etiketler: , , , ,



Sizde yorumlayabilirsiniz